Bu Kütahya Astur meselesi iyice uzuyor

Yıllar önce Kütahya Astur firması ile yaptığım bir yolculukta başımdan geçenleri anlatmıştım. O günden sonra yazmış olduğum bu yazıya bir çok yorum geldi. Kimileri yolculuk esnasında yaşadığım sıkıntılara hak verdi kimileri itiraz etti. Son günlerde de yine hareketlenme başladı. Artık benim yazdıklarıma değil, yorum yazanlara cevaplar verilmeye başlandı.

İste o yazı ve yorumları:

Kütahya Astur otobüsünde rezillik dağıtıyorlar

Yazıyla ilgili diğer yazılar:
Kütahya Astur rezilliğine yeni yorum geldi
Kütahya Astur çılgın muavin dedi ki

Alın bunu!

İstanbul’a yağmur yağıp arap kızının camdan baktığı günlerdi. Dayanıklı ev aletleri alışveriş merkezinde Türkiye maçını izledikten sonra eve dönmek için yola çıktık. Bir anda yağmur yağmaya başladı. Adımlarımla birlikte hızlanan yağmur, saçımın telinden ayağımın en favori parmağına kadar ulaşmış, tüm vucudumu işgal etmişti.

Yolu kapatmışlar
Artık hem iç dünyamda hem de dış dünyamda sırılsıklam olmuştum. Arabaya binip eve doğru yol almaya başladım. Uzun sürdü biraz fakat artık çok az kalmıştı. 1-2 sokak sonra eve ulaşacağım derken onlarca polisin yolu kapattığını ve arabaları durdurduğunu gördüm.

Kafa pencereden içeriye
Normal olarak beni de durdurdualar. Kafasını arabanın camından içeri sokup “Kimliğiniz lütfen?” diyen görevliye aynı şekilde kafamı dışarı çıkarıp ehliyetimi uzattım. “Hayır kimliğinizi istiyorum.” dedi. Kimliğimin üzerimde olmadığını söylediğimde, tek bir cümle ile beni birazdan çekilecek olan komedi filminin başrol oyuncusu yaptı: “Alın bunu!”

Film başlıyor
Arabamı hemen kenara yanaştırmamı istediler. Artık pencereden kafasını sokan bir değil üç polis vardı. Beni ve arabayı inceliyorlar, arabanın içinde neden ıslandığımı sorguluyorlar ve üzerimi aramak için hazırlanıyorlardı. “Lütfen araçtan iner misiniz?” sorusunu “Teşekkür ederim, iyi günler.” diyerek cevaplayan biri için en zor sahne az sonra başlıyordu.

Dur...
Arabadan indim, biri TC kimlik numaramı soruyor, biri ev, iş okul durumumu soruyor diğeri ise eliyle beni kendisine çekerek üzerimi aramak için sıra bekliyordu. Ve bir anda “Dur” sesiyle bütün dikkatler üzerime çekildi. Filmi izlemek için onlarca polis ve bu polislerin durdurduğu araçlardaki yolcular gelmişlerdi.

Yoksa gıdıklanıyor musun?
Evet, üzerimi ararken gıdıklanıyorum. Bu benim elimde değil. Polis şaşkınlıkla “Ne o, yoksa gıdıklanıyor musun?” dedi ve diğer arkadaşları ile birlikte güldüler. Gözlerimi kapamamı istedi ama olmadı. “Tamam hazırım.” diyorum ama olmuyor, yine gülüyorum. En sonunda bir çözüm bulduk. Kendi kendimi arayacaktım.

Ben artık gideyim
Ceplerimdeki tüm araç ve gereçleri çıkardıktan sonra üç polislede sırayla göz göze geldik. Bana hiç bir şey söylemeden bakıyorlardı. Muhabbet devam etsin diye şu açıklamayı yaptım:
“Bakın ben gerçekten masumum, kimseye birşey yapmadım, o halde ben artık gideyim.”

Son
Tekrar kahkahalar ve “tamam gidebilirsin” cevabından sonra arabama atladım. Pencere açık olduğundan arkamdan konuşulanların bir kısmını duydum. O halime çok güldüler.

Sen kimsin Selman?

Yağmurlu bir Haziran günü Londra’da doğdu.

Doğar doğmaz kalem, kağıt, hesap makinesi, iPhone 3GS ve Mac Book Air istediği rivayet edilir.

2 yaşında toplamayı ve çıkarmayı, 3 yaşında çarpım tablosunu (9'lara kadar karışık), 5 yaşında Periyodik cetveli, 9 yaşında ise Oto tamir ve Bakım cetvelini öğrendi.

Londra Chelsea kolejinde en ön sırada oturan ve çok başarılı bir öğrenci olan Selman, öğretmenlerinin ve arkadaşlarının yoğun isteklerine dayanamayarak, müdür beyin odasından tastiknamesini alıp Türkiye’ye geldi.

Üniversite eğitiminde, Türkiye'nin sayılı üniversiteleri arasında yer alan bir okulu seçti. Yüksek Matematik Mühendisliği Bölümü öğrencisi olan Selman, eğitim hayatının son bulup, otobüslere tam bilet atmamak için elinden geleni yapmaktadır.

Teknolojiye olan ilgisi onu insanlardan uzaklaştırmış, en iyi arkadaş dokunmatik ekranı olandır diyerek kendisine bir iPhone almıştır. 3G hızında çalışan Selman'ın Guinness Rekorlar kitabında 4 derecesi vardır.

Bunlar:
"En uzun ayakta durma rekoru: 24 yıl"
"En sevdiği insanı en kısa sürede kaybetme rekoru: 40 gün"
"Aynı anda farklı kişilere farklı yalanlar söyleyebilme rekoru: 6 kişiye 14 yalan"
"En çok kendini kandırabilme rekoru: Her gün 7-8 kere"

İçiyle dışı hiçbir zaman bir olmamıştır.
Bir "zamana" aşık olmuştur ve şimdi o "zamanı" geri getirmeye çalışmaktadır.

Mum gibi

İnsanların benim yüzümden mutlu olduklarını gördükçe şaşırıyorum. Benimle benzer sıkıntıları yaşayan arkadaşıma, onu düştüğü yerden kaldırıp uçuracak kadar yardımcı olabilirken, sıra bana geldiğinde hiçbir çıkar yol bulamıyorum. Hayat mı zor, yoksa hayatı zorlaştıran ben miyim? İnsanların ihtiyacı olan şeyleri onlara sağlayıp hayran sayfama üye eklerken, kendime hayran olamadım.

Hediyeler arasında...
Mum gibi hissediyorum kendimi. Herkese ışığım var ama kendime yok. Bir doğum günü partisinde söndürülmeden önce dilek tutan, hediyeler arasında seneminde olduğunu sanan ve bu yüzden yanmaya razı olan zayıf bir mum gibi.

Tekrar yakıyorlar
Belki de insanları anladığım için yanıyorum. Ben yandıkça gülümsemeler çoğalıyor, alkış sesleri artıyor. Gözlere ışıltılar saçıyorum. Beni söndürmek için nefeslerini sonuna kadar çekip üflüyorlar. Sönüyorum. Ama tekrar yakıyorlar. Sonra tekrar sönüyorum. İnsanların güldüklerini görebilmek için yanıp tükenmeye razıyım.

Ben de güleceğim
Bakalım, eğer boyum kısalıp daha erimediysem, bir dahaki sefere yine alkışlarla karşılanacağım, insanların gözlerinde yine parlayacağım. Her geçen senede yanımdaki mumların sayısı artacak ve belki bir gün hediyelerin arasından senem çıkacak ve ben de güleceğim.

Bizim yeğen, “Sürme çekerken gözünü incitti.”

Allah kimseyi hastanelere hasta olara düşürmesin. Geçen gün anneannemi götürmüştüm. Oradaki insanların hallerini görünce unuttuğum bazı şeyleri yeniden hatırladım. Ben en çok düşünebildiğim için şükrediyorum. Annesinin sürdüğü tekerlekli sandalyede bile zor oturan zihinsel engelli bir çocuk gördüm. Çocukla birlikte halime ne kadar az şükrettiğimi de gördüm.

Anneannem doktorun odasına girince ben de koridorda biraz yürümeye başladım. Boş olan sandalyelerden birine oturdum. Yanında refakatçisi de olsa içeriye sadece bir kişinin girebildiği bir polikliniğin önüne oturuyordum. Ayrıca içeri giren kişinin arkasından da kapıyı kilitliyorlardı.

Sen de mi?
Yanımda bekleyen teyzelerden biri “Sen de mi gireceksin?” diye bir soru sorunca, ilkokula yeni başlayan bir çocuk gibi ağlamaklı olarak “Hayır” cevabını verdim. Artık benim için cevabı önemli olan tek bir soru vardı, o da: “Ben nerede oturuyorum?”

Kafamı çevirip kapının yanına baktığımda Göz Acil yazıyordu. Avea aboneleri gibi Oh be çektikten sonra yan tarafta bekleyen ve yanında iki çocuğu olan adam ayağa kalktı ve kızını içeriye soktu. Israr etmesine rağmen hemşire hanım, babayı içeriye almadı. Buna çok üzülmüştüm.

İşte bu
Baba ayakta dolanmaya başladı ve heyecan gittikçe artıyordu. Ve bir an bir doktor ile konuşmaya başladı. Acil Göz yazan kapının sağında ben, solunda ise adamın küçük çocuğu oturuyordu. Doktor, babaya “Ne o Kemal bey, neden geldiniz?” dedi. Kemal bey arkasını dönüp kapıyı işaret ederek, “Bizim yeğen, sürme çekerken gözünü incitti.” dedi.

Fakat ortada bir terslik var. Doktor şaşkınlık içerisinde gözlerini bana dikti ve “bizim yeğeni” ben sandı. Gözlerime dikkatli bakıyordu çünkü süremede yoktu ve benden beklediği bir şey de değildi.

İç dünyasında durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, beyin hücreleri için yeşil ışık yandı ve uzun kuyruklar oluşturan bu trafik kafa sallayarak “Geçmiş olsun.” cümlesi ile sona erdi. Hayır ben değilim, o içeride demek için bir fırsat kampanyası yoktu artık. Durduk yerde göze geldim.